Görünmezliğin Bedeli
Yazar: Adile ArslanBöyle bir aşk yok. Yok işte. Hepsi senin içinde.
Öfkeyle kitabın kapağını kapattım. Aşklar romanlardaydı; yazılmış, parlatılmış, başı sonu belli hikâyelerde. Gerçek hayatta kimse böyle sevmiyor. İnsanlar sevmiyor ki zaten. Hesap yapıyor. Dostluklar menfaatle, aşklar alışkanlıkla yürüyor. Gerçek bu. Kimse beni kandırmasın.
Gerçi ben… İn’in dışına hiç çıkmadım ki. Dışarının arkadaşlığı nasıldır, aşkı nasıldır; bilmiyorum. Bilmediğin bir şeye inanmamak daha kolay. Olmadığını söylemek daha güvenli. Belki de mesele budur.
Ciğerlerim sıkıntılı bir nefesle doldu. Kendi karanlığını kitaplarla oyalayan kız… Kendimi böyle adlandırmamın bile sinirimi bozması gerekiyordu.
İçimdeki düşünce uzadıkça yataktan kalktım. Odanın tek penceresine yürüdüm. Avluya bakıyordu. Issız, gri, unutulmuş bir boşluğa. Çiçekli sokaklara bakan pencereler nasıldır diye düşündüm. Uzatmadım. Burada kimse çiçeğin kokusunu bilmez.
Avluda dövüşenleri gördüm. İçim biraz daha daraldı. Bu yerde insan, bir şey yapmadan bile yoruluyordu. Sadece izleyerek. Burada rahatlamak diye bir şey yoktu.
Derin bir nefes daha aldım. Yapabildiğim tek şey buydu. Nefes alıp vermek. Konuşmak ya da bağırmak aklıma geldiğinde, düşünce orada kalıyordu. İlerlemiyordu. Sanki bazı yollar hiç açılmamıştı.
Bazen bunun daha kolay olduğunu düşündüm. Sonra bir kitapta kuşlardan, denizden, müzikten söz ediliyordu. Okudum. Bilmediğim bir şeyin varlığını fark etmek yeterliydi.
Müzik dinlemiş miydim? Hatırlamıyorum. Duyduysam bile bende kalmamıştı. Kuş sesleri de öyle. Bildiğim bir ses varsa, o da rüzgârdı. Onu da sevdiğim söylenemezdi.
Omzumda bir el hissettiğimde irkildim. Bedenim benden önce tepki verdi. Dokunulmayı sevmiyordum. Özellikle hazırlıksızken.
Karşımda Süslü vardı. Ela gözleri ve sarıya çalan bukleleriyle, her zamanki gibi bakımlıydı. Bordo ruju dudaklarını belirginleştiriyordu. Dudaklarına bakmam gerektiğinde, kelimeler birbirine karışıyordu. Okumak zorlaşıyordu.
Bir an, dudaklarımı düşündüm. Üzerinde hiçbir şey olmayan hâllerini.
Bir gün ben de ruj sürsem ne olurdu? Yakışmazdı. Ama ona yakışıyordu.
Dudaklarını okuyamadığımı fark edince ellerini kaldırdı.
“Sana diyorum!” dedi işaret diliyle.
Bir an durdum. Duyamadığımı hatırlatmam gerekip gerekmediğini düşündüm.
Kaşlarımı kaldırıp başımı iki yana salladım.
“Ne?!“
Dudaklarını okumaya odaklandım. Başka türlü anlayamazdım. İşaret dilini de ancak mecbur kalırsa kullanırdı.
“Orhan gelecek,” dedi. Ağzını gereğinden fazla açıyordu.
Ellerimi hızla kaldırdım.
“Sebep?“
Derin bir iç çekti. Sonra isteksizce işaretledi.
“Gelecek işte. Herkes aşağıda. Yürü hadi.“
Dudaklarımı ısırdım.
“Herkes?“
Gözlerini kıstı. Bakışı alaycıydı.
“Ne o?” dedi. “Kimi soruyorsun?“
Bilerek sorduğunu biliyordum. O alaycı tavır içimde bir şeyleri kapattı. Omuz silktim. Gözlerimi dudaklarından çektim.
Kapıya yöneldim. Çıkmadan önce döndüm, ellerimi kaldırdım.
“Şu rujları sürme,” dedim. “Okumam zorlaşıyor.“
Gülümsedi.
Ben arkamı döndüm. İn’in boğucu koridorlarına karıştım.
İn… Şehrin dışında, eski bir fabrikanın dönüşümünden bozma, saçma bir yerdi. Daha iyi bir tanımı yoktu. Burada hiçbir şey olması gerektiği gibi değildi. Tek bir amaca hizmet ederdi: Orhan Bey’e ve arkasındaki görünmeyen ellere.
Sekiz yaşımda Vedat’ın elinden alındım. Orhan beni kendi yurduna yerleştirdi. Orada büyüdüm. On sekizime geldiğimde ise İn’e alındım… ve bir daha çıkmadım.
Başta yeteneklerimi fark etmediler. Zaten fark etmelerini istemiyordum. Gerçi buna yetenek denirse. Ama Orhan akıllıdır. Bazı şeyleri görmemek, bilmediği anlamına gelmez. Bence en başından beri biliyordu.
İn’in rutubet kokusu yakama yapıştı. Yine tiksindim. Bu koku duvarlardan değil, içeride biriken şeylerden geliyordu sanki. Paslı merdivenlerden inerken Başkan’ın aşağıda olabileceği aklıma geldi. Midemde tanıdık bir sıkışma oluştu. Farkında olmadan adımlarım hızlandı.
Ortalık sakindi. İn’e alınanların çoğu dışarıda bir hayat kurmuştu. Ya da kurduklarını sanıyordu. Kimse burayla bağını açık etmezdi. Gizlilik kural değil, şarttı. İhlali affedilmezdi.
Buradayım çünkü korkuyorum. Bir tedavi var. Ulaşılması zor. O kadar zor ki, düşününce insanın eli ayağı kesiliyor. Bu yerden çıkamasam bile, en azından başka bir ihtimalim olsun istiyorum. Kendime ait bir şey. Benden ibaret olmayan bir hayat.
Avluya açılan büyük pencerelerin önünden geçerken dışarıda ders yapanlara takıldı gözüm. On sekizini yeni geçmiş, kimsesiz çocuklar. Altı yıl önce ben de o sıradaydım. Aynı bakış, aynı gergin duruş. Burada kimse gerçekten öğrenmezdi. Burada insanlar hazırlanırdı. Ne için olduklarını bilmeden.
Ne dövüşebiliyordum ne de teknolojiyle aram vardı. Şiddetten hep nefret ettim. Yumruk atmak… bana göre değildi. Ben sadece kaçmayı bilirdim. Ama İn’de kaçmak bir beceri değil, zayıflık sayılırdı.
Bu yer bir okul değildi, sığınak hiç değildi. Burası, işe yarayanların tutulduğu; yaramayanların elendiği bir düzendi. Elenenlerin ne olduğu.. düşünmek istemiyorum.
Toplantı salonunun kapısında duraksadım. Başkan içeride mi bilmiyordum. Kapıyı vurmadım. Vursam da bir karşılığın bana ulaşamayacığını biliyordum.
İçeri adım attığımda herkes oradaydı. Odanın kasveti bile koridordan daha güvenli hissettirdi.
Başkan.
Orhan’ın oğlu. Bu ayrıntı aklıma geldiğinde midem kısa bir an kasıldı; düşünmeden geçtim.
Pencereye yaslanmıştı. Kalçası cama dayanmıştı, bir eli pervazda, diğeri kıvrılmış dizinin üzerinde duruyordu. Dağınık kumral saçları kaşlarının bir kısmını örtüyordu; umursamazca. Kendinden emin duruşu yine gözler önündeydi.
Gri gözleri… Bakışı derindi. Tehlikeli olduğunu gizlemeyen bir derinlik. Kitaplarda okuduğum kahramanlara benziyordu; güvenilmez ama çekici olanlara. Ne olduğunu biliyordum. Yine de bakışımı çekmedim.
Kesik’e doğru o alaycı, çapkın gülümsemesini savurdu. Sinirlendirmek istediği belliydi. İnsanları sesini yükseltmeden, bakışıyla yerlerine mıhlardı. İnsanı hiçe sayan bakışları, onun kimliğiydi.
Tam o an belimde bir el hissettim. Sertçe öne itildim, savruldum.
Ama gözlerimi Başkan’dan ayırmadım.
O da bana baktı.
Bakışı üzerimde kısa bir an durdu. Baştan aşağı süzdü beni. Sonra dudaklarının kenarı kıpırdadı. Alayla.
O anda bir şey söylendiğini hissettim.
Gülüşler dudaklarda belirdi. Bakışlar üzerimde dolaştı.
Arkamı döndüğümde Süslü’nün de gülümsediğini gördüm. O an anladım. Küçümsenmeyi duymama gerek yoktu. Bazı şeyler sesle söylenmezdi.
Olduğum yerde durdum. Elimden başka bir şey gelmedi.
Sonra koltuklara yürüdüm. Sertçe oturdum. Kollarımı göğsümde birleştirdim.
Hiç olamadığım o küçük kız çocuğu, kısa bir anlığına içimde kıpırdadı. Yerini bulamadı. Ben de ona yer açmadım.
Bacağımda bir el hissettim. Refleksle baktım.
Hoca’ydı.
Gözleriyle gülümsüyordu. Dudakları nadiren konuşur, bakışı her şeyi anlatırdı. Kahverengi gözlerinde sakin bir derinlik vardı; bakınca insanın acele etmesi zorlaşırdı. Uzun saçlarını yine toplamıştı. Keskin burnu yüzünü sert gösterirdi ama bakışı yumuşaktı. İnsanları durdurmadan, temas etmeden anlayanlardandı.
Kesik’ten sonra en çok onu severdim. Ama nadiren görürdüm onları.
Çünkü onlar cesurdu. Benim gibi temkinli değillerdi.
Hafifçe gülümsedim. Gözlerimi kısa bir an kapattım. “İyiyim,” demekti bu.
Anladı. Elini çekti. Dikkatini başka bir yöne verdi.
Ben de baktığı tarafa döndüm.
Kesik.
Hararetle konuşuyordu. Dudakları hızlıydı. Takip edemedim. Denemedim de. Kesik hep öyleydi. Öfkeli, sert… yaralarını öfkesinde taşıyan kadındı.
Kasvetli salonda, karşılıklı duran iki siyah üçlü koltuk vardı. Kumaşları sigara yanıklarıyla doluydu. Ortada büyük, ağır bir sehpa duruyordu. Camlar genişti ama içeri giren ışık, karanlığı dağıtmaya yetmiyordu.
Havadaki gerginlik belirgindi. Kesik yine Başkan’la tartışıyordu. Anlamaya çalışmadım. İkisini de seviyordum ama o çatışmanın içine girmek istemiyordum.
Zaten içimde yeterince savaş vardı.
Salonda herkes toplanmıştı.
Bir tek Orhan yoktu.
Ama bu bir eksiklik değildi. O gelmeden her şey daha yerli yerindeydi.
Bizi büyüttü, evet. Sokakta kalmadık. Bir çatımız oldu. Ama burada büyümek, bir şeye dönüşmek demekti. Ne olacağımızı seçmeden. Ne istemediğimizi söylemeden. Herkesin bir yeri vardı. Ama o yeri sorgulamak yasaktı.
Ben Orhan’ı sevmiyordum.
Kapıdaki hareketlenmeyle bakışlarımı çevirdim.
Orhan ve Tarık içeri girdiler. Tarık, Orhan’ın kardeşiydi. Birbirlerine eğilmiş, bir şeyler fısıldıyorlardı. Bir an daha erken baksam, belki dudaklarını okuyabilirdim. Yetişemedim.
İri yapılı, bakımlıydılar. Dışarıdan bakan biri onları rahatlıkla iş adamı sanabilirdi. Temiz, düzenli, güven veren yüzler…
Tarık dosyaları sehpanın üzerine bıraktı.
Bakışlarımı kaçırdım. Koltuğa biraz daha gömüldüm. Dizlerimi karnıma çektim. Başımı aralarına sakladım. Görünmez olmak istedim. İşe yaradığı nadir anlardan biriydi.
Ama yine de olmadı.
Omzumda Hoca’nın elini hissettim. Ne demek istediğini anladım. Yüzümü kaldırdım. Tarık’a baktım.
O, işaret dili kullanmazdı. Konuşurken dudaklarını saklamazdı da. Sanki anlamam umurumda değilmiş gibi.
“Yarın gece Kulaksız ve Kesik,” dedi.
Başımı salladım. Dosyaya uzanmadım. İçimde bir yer kapandı.
Kesik öne doğru eğildi. Dudakları hareketlendi. Ne söylediğini tam seçemedim ama tonunu biliyordum. İtirazdı bu.
Tarık cevap verdi. Kısa. Kesin.
Orhan konuşmadı.
Zaten konuşmasına gerek yoktu. Kararlar ona aitti.
Yüzümü tekrar dizlerime gömdüm.
Burada sorular sorulmazdı. Burada seçenekler sunulmazdı. Sadece kimin nerede duracağı söylenirdi.
Ve ben… hep söylenen yerde dururdum.
Öfkelendim.
Ama aslında… yorulmuştum.
Karanlıktan yorulmuştum.
Düşüncelerimi kenara ittim. Zaten hep dönüp dolaştığım yer orasıydı.
Başka kimsem yoktu.
Kafamı kaldırdığımda oda boştu.
İşte inin dostluğu da buydu. Toplantı biter, herkes kendi köşesine çekilirdi.
Kimse kimseye bakmazdı. Çünkü herkesin içinde bir mahkeme salonu vardı. Göz göze gelmek… o yargıyı yeniden başlatırdı.
Hoca ve Kesik hariç.
Onlar gerçekten birbirinin yanında dururdu.
Ama ben…
Ben hep yalnızdım.
Sehpanın üzerindeki dosyayı elime aldım.
Ve yine, rutubet kokan o koridora çıktım.
Şimdi yapmam gereken tek şey vardı:
Yalnızlığıma geri dönmek.
–
Hem yemeğimi yemiş hem dosyamı okumuştum. Görevin neden bize verildiği belliydi. Yine bir görünmeze ihtiyaçları vardı. O da bendim.
Sessiz. Saklanan. Hırsızlıkta rakipsiz Zeliş.
Bugün içimde ayrı bir ağırlık vardı. Sinirim bozuktu. Kafamın içindeki çığlıkları susturmak istiyordum. Tedavi de, görev de… o an umurumda değildi. Ya da umurumdaydı; umursamamak istiyordum.
Odamdan çıktım. İn’in mutfağına indim.
Tatlı yapmak tek kaçışımdı. Bazen yurttan çocuklara verirdim. Ama artık uğramaz olmuşlardı. Mutfak daha aydınlıktı, daha temizdi. Çünkü burası bendim. Benim dokunuşumdu.
İki kapaklı dolabı açtığımda çikolatalı pastamın yarısının yenmiş olduğunu gördüm. Şaşırmadım. Elli kişiyle yaşarken bir dilimin kalması bile mucizeydi.
İki servis tabağı çıkardım. Dikkatlice iki dilim kesmeye çalıştım ama yine beceremedim; biri hafif yamuk kaldı. Kalanı dolaba geri koydum. Tabakları siyah tepsiye yerleştirdim. Tepsi soğuktu. Elimde ağırlığını hissettiriyordu. Başkan’ın odasına çıkan merdivenlere yöneldim.
İn beş katlıydı. Her katı başka bir karanlıktı. Işık hep eksikti, hava hep kapalıydı. Eğitmenler vardı. Kendilerine eğitmen diyorlardı. Daha çok izlerlerdi. Sürekli. Bakışları insanın üzerinde durur, geçmezdi. Bizim burada olmamız mecburiyetti. Onlarınki değildi.
Başkan’ın odasının önünde durdum. Derin bir nefes aldım. Kalbim göğsüme vuruyor, parmaklarım tepsinin kenarında hafifçe titriyordu. Nezaketen kapıya vurdum ve beklemeden açtım.
Kapı açılır açılmaz duraksadım. Kaşlarım istemsizce çatıldı. İçime bir şey saplandı. Bir an ne yapacağımı bilemedim; olduğum yerde kaldım.
Başkan, İn’e yeni gelen kızla birlikteydi. Yan yanaydılar. Gülümsüyorlardı. O gülümseme bana değildi ama bana çarpıyordu. Bakışları kızın üzerinde dolaşıyor, duruyor, devam ediyordu. Rahattı. Umursamazdı. Kendinden emindi.
Sonra beni fark etti. Bakışı boştu. Üzerimde durmadı.
Elimdeki tepsiye baktı.
“Şuraya bırak,” dedi.
Sehpayı işaret etti. Sanki ben yokmuşum gibi. Sanki ben…
Sadece baktım. Gözlerim yandı. Yutkunamadım.
Ayaklarım başımın komutunu dinlemedi. Olduğum yere çakılı kaldım.
O genç kız yerinden kalktı. Durmadı, yavaşlamadı. Bana doğru geldi.
Bir şeyler söyledi. Dudakları hareket ediyordu ama kelimeler bana ulaşmadı. Okuyamadım. Zaten okunacak gibi de konuşmuyordu.
Sadece baktım.
Tepsiyi elimden aldı. Gözlerime bakmadı.
Ve kapıyı… yüzüme kapattı.
Bir anda tükürüğüm boğazıma düğümlendi. Göğsüm daraldı. Nefes almaya çalıştım ama ciğerlerim hava kabul etmedi. Geriye doğru sendeledim. Dengemi kaybettim.
Ellerim boğazıma gitti. Bağırmak istedim. Olmadı.
Çırpınmak istedim. Kaslarım kilitlendi.
Ve o an… omzumda bir dokunuş hissettim.
Bu kez irkilmedim.
Çünkü bedenim çoktan durmuştu. Ya da her şey aynı anda üzerime yığılmıştı.
Kadrajıma büyük, kahverengi gözler girdi. Yanaklarımdaki ıslaklığı o fark etti. Dudakları hızla hareket ediyordu. Bana bir şeyler anlatıyordu ama kelimeler yine yoktu. Algılayamıyordum.
Gözleri öfkeliydi.
Hiçbir şey söylemeden bileğimi kavradı. Sertti. Aceleciydi. Beni merdivenlere doğru çekti.
Temiz hava yüzüme çarpınca sendeledim. Soğuk ciğerlerime doldu. Kesik bir anda durdu, omuzlarımı kavradı. Sarsıldım. Gözlerim büyüdü. Zaman ve mekân yerinden oynamış gibiydi.
Kesik öfkeliydi.
Ben küçüktüm. Onun elleri büyüktü.
Beni sarsarken dudakları durmadan hareket ediyordu. Belki bağırıyordu. Belki küfrediyordu. Belki beni korumaya çalışıyordu. Ama ben hiçbirini anlayamıyordum.
Bir anda itti beni.
Kalçamın üstüne sertçe düştüm.
Canımdan çok, onun beni anlayamamasına yandım. Dünyada bir insanın bile beni duyamadığı gerçeği, o an kemiklerime kadar işledi. Duyulmak için sese mi ihtiyaç vardı? O yüzden mi kimse beni duymuyordu?
İçimde bir öfke yükseldi. Sessizdi ama ağırdı. Bağırmıyordu, patlamıyordu. Göğsümün ortasında bir yere çöktü, orada kaldı. Nefesimi daralttı. Birkaç saniye daha sürse ya ağlardım ya da içimde bir şey kopardı. Ama ne çığlığım vardı ne de gücüm. Boğazım kilitliydi.
Ayağa kalktım. Dizlerim titredi. Yine de duruşumu bozmadım. Çünkü düşersem bir daha toparlanamayacağımı biliyordum. Ve ben… düşmek istemiyordum. Gözlerimi kaldırıp yüzüne baktım. Derin, koyu kahverengi gözleri vardı. Uzun uzun bakınca insanın içine çekiliyordu sanki. Bir boşluğa bakar gibi. Sonra saçlarını geriye attı. O hareketle birlikte yüzündeki o derin kesik tamamen ortaya çıktı. Işık izin üzerinden kaydı. Kaçamadı.
İşte o an… bir şey yer değiştirdi içimde.
O iz, yalnız değilim demiyordu. Ama yalnızsan da ayaktasın diyordu.
Benim de yaralarım vardı. Görünmeyen, konuşmayan, ama her an orada duran yaralar.
Bakışlarım yumuşadı. Gözlerimdeki savunma çözüldü. Kendimi korumayı bıraktım. O da bunu fark etti. Aramızdaki mesafe değişti. Sanki aynı yerden kırılmıştık. Yeniden koluma sarıldığında bu kez geri çekilmedim. Direnmedim. Bıraktım.
Motosikletini gördüm. Nereye gideceğimizi bilmiyordum. Zaten bir süredir nereye gittiğimi de bilmiyordum. İki siyah kask çıkardı. Birini bana uzattı. Elim uzandı. Sormadım.
Arkasına bindim. Beline sarıldım. Başımı sırtına yasladım. O an, içimde tuttuğum her şey çözüldü. Omuzlarım istemsizce sarsıldı. Sessizce ağlıyordum. İçimde biriken ne varsa, orada akmaya başladı. Bunu fark etseydi dururdu, biliyordum.
Motor durduğunda ciğerlerime deniz kokusu doldu. Soğuk ve tuzlu. Can yakan bir soğuk. Kaskı çıkardım. Yüzümü görmesin diye başımı çevirdim. Kaskı uzattım. Ellerim hâlâ titriyordu.
Bir şey söylemedi. Ama gözleri… Buradayım diyordu. Ve bu yeterliydi.
Sahile doğru yürüdüm. Köprünün ışıkları suyun üzerinde titriyordu. Ayaklarımı aşağı sarkıttım. Dalgalar taşlara çarpıp geri çekiliyordu. Her geri çekilişte içimde bir şey de çekiliyordu. Sonra yeniden geliyordu. Suyun hareketi bacaklarımda titreşim bırakıyordu. Varlığımı hatırlatan tek şey oydu.
Etrafımdaki insanlar geçip gidiyordu. Ağızları açılıp kapanıyordu. Omuzları silkeleniyor, bedenleri birbirine yaklaşıp uzaklaşıyordu.
Kesik yanımda durdu. Elini salladı. Gözlerimi dudaklarına çevirdim ama buna gerek kalmadı. İşaret diliyle, “Ben hemen gelirim, bekle,” dedi.
Kafamı iki yana salladım.
“Beraber gidelim,” dedim ellerimle.
Bu sefer dudaklarını kıpırdattı. “Şuradaki büfeye. Gelirim hemen.“
İstemesem de başımla onayladım.
Yanımdan uzaklaştığında içimde o tanıdık boşluk açıldı. Ya gelmezse?
Suyun üzerinde yansıyan ışıkları izledim. Bir dalga geldi, çekildi. Sonra bir tane daha. Zaman uzadı. Parmaklarımı suya daldırdım. Soğuktu. Canımı acıttı ama iyi geldi.
Başımı kaldırıp baktım. Yoktu.
Ama biliyordum, Kesik gelirim dediyse gelirdi.
Bir süre sonra… geri döndü.
Siyah bir poşetle döndü. Poşeti elinde gevşekçe tutuyordu. İçinden bir bira şişesi çıkardı, bana uzattı. Camın soğukluğu ışığı yansıtıyordu.
Başımı iki yana salladım. Alkol içmezdim.
Ama bu kez geri çekilmedi. Elimi yakaladı, şişeyi parmaklarımın arasına sıkıştırdı. Camın soğuğu tenime yayıldı. Parmakları sertti; bırakmaya niyeti yoktu. Dudakları belirgin hareketlerle şekillendi. Yüzüme eğildi, bakışlarını gözlerime kilitledi.
“İç bir yudum.” Sonra omuz silkerek ekledi: “Beğenmezsen ben içerim.” dedi ve geri çekildi.
Yüzüne baktım. Zaten kendisi içmeye başlamıştı bile. Şişe dudaklarından ayrılır ayrılmaz gözlerini kıstı, kaşları birbirine yaklaştı. Yüzünde tanıdık o sert ifade belirdi.
“Sen salaksın,” dedi.
Bakışı öfkeliydi. Ama o öfke bana yönelmiş değildi; sanki içinden taşan bir şeyin fazlasıydı.
Kaşlarımı çattım. “Neden?” dedim ellerimle.
Dudakları gerildi. Yüzünde tiksinir bir ifade belirdi. “Başkan yüzünden böyle mi oldun cidden?” dedi. Ardından, hiç yumuşatmadan ekledi: “En son sevmen gereken adamı, en başta sevmişsin.“
Şok oldum. Bir an elimdeki şişeyi bile hissetmedim. Şişeyi bacaklarımın arasına sıkıştırdım ve elleri kontrolsüzce hızlandı. “Ben ona âşık falan değilim!” dedim.
Sadece baktı. Uzun uzun. Gözlerini benden ayırmadan, dudaklarını net bir çizgiye çekti.
“Yalanı sevmem,” derken gözleri daha da daraldı.
Ben de sevmezdim. Ama bazı duygular vardı; yalan da değildi, gerçek de. İkisinin arasında sıkışıp kalırdı. Adını koymaya çalıştıkça şekil değiştirirdi.
Ellerimi yavaşça kaldırdım. Cümleleri dikkatle, parça parça kurdum. “Hayranlık diyebilirsin. Belki biraz… beğenme. Ama aşk? Hayır.“
Bakışı değişmedi. İnanmadığı belliydi.
“O hâlini açıklasana,” dedi.
Göğsüm ağırlaştı. İçimde bir düğüm çözüldü, bir başkası sıkıldı. “Çünkü…“
ellerim bir an duraksadı. “Yok sayılmak…“
Gözlerini üzerimden çekmedi.
“Kesik…” ellerim titredi. “Yoruldum. Çok yoruldum.”
Ellerim kucağıma düştü. Gücü kalmamış gibiydi.
“Anlat,” dedi sadece.
Bakışında hem yanında olma hâli vardı, hem de geri adım atmayan bir sertlik.
“Yok sayılmaktan,” dedim. “Ötekileştirilmekten. Sanki hiç var olmamışım gibi davranılmasından… yoruldum.“
Bira şişesini dudaklarıma götürdüm. Cam ağzıma değdi. Bir yudum aldım. İçimde keskin bir yanma yayıldı. Yüzüm istemsizce kasıldı.
“Bazen bağırmak istiyorum,” dedim. “Ben de varım diye.“
Kesik tereddüt etmedi. “Bağır,” dedi. “Duymuyor olman, bağırmana engel değil.“
Gözlerim doldu. “Saçmalıyorsun,” diye salladım elimi.
Bir süre yüzümü inceledi. Sonra konuyu değiştirdi. “Para biriktiriyordun.“
Alayla sırıttım. “O parayı toparlamak mümkün değil,” dedim.
Bir an sustu. Cebinden sigarasını çıkardı. Çakmağı yakmadan önce gözlerini bana dikti. Bakışı ciddiydi, kararlıydı.
“Tamam,” dedi. “Ben bulacağım o parayı.“
Şaşırdım. Bulması mümkün değildi.
“Nasıl?” dedim ellerimle inanmayarak.
Kesik anlamış olacak ki bana güven vermeye çalışarak, “Söz veriyorum,” dedi.
Sigaranın dumanı yavaşça yükseldi, aramızdaki boşluğu doldurdu.
Ama içimde bir şey kıpırdadı.
“Umutlandırıyorsun beni,” dedim çaresizce.
Bir yanım inanıyor bir yanım inanmıyordu.
Omzuma elini koydu. Ağırlığı netti, gerçekti. “Umut iyidir,” dedi. “İnsanı canlı tutar.“
–
Sıcak nefesim kar maskesinin içinde dönüp dolaşıyor, tenime çarpıp geri geliyordu. Maske daralıyordu sanki; yüzümle aramda küçücük bir alan kalmıştı. Zaman, mekân… hepsi silinmişti. Bildiğim tek şey, bu hâlin bir an önce bitmesini istememdi.
Kesik kapının kilidiyle uğraşırken başında duruyordum. Bedenim sertleşmişti; kaslarım kasılı, omuzlarım yukarıda. Bir heykel gibi dikiliyordum, ama içimde her şey koşuyordu. Kapı aralanır aralanmaz düşünmeyi bıraktım. Kendimi içeri attım.
Korku, refleks gibi içimde deviniyordu. Mantık geride kalmıştı. Malikanenin krokisi zihnimin bir köşesinde ezbere duruyordu. Ayaklarım benden önce karar veriyor, bedenim nereye gideceğini biliyordu.
Büyük, gösterişli merdivenlerden çıkarken nefes alıp almadığımı bile hatırlamıyorum. Göğsüm sertti, içim sıkışıktı. Zihnimde tek bir cümle dönüp duruyordu:
Yap ve çık, Zeliş. Sadece yap ve çık.
Kesik arkamda ilerliyordu. Varlığını görmeden hissediyordum; aramızdaki mesafe, omuzlarımdaki baskıdan belliydi.
Kapının önüne geldiğimizde elim, düşünmeden kapının soğuk kulpuna uzandı. Metal avucuma değdi. Bir an durdum. Sonra yavaşça bastırdım. Kapıyı açarken bedenimi içeri sızdırdım.
Odanın içi karanlıktı ama gözlerim çoktan alışmıştı. Deri kokusu genzime dolandı; ağır, bastırıcı bir koku. Arka cebimden küçük fenerimi çıkardım. Işığı açtığımda tanıdık bir düzen ortaya çıktı.
Ahşap masa. Gösterişli deri sandalye. Her şey yerli yerinde. Soğuk ve mesafeli.
Hızlı ama sessiz adımlarla masaya ilerledim. Altındaki büyük dolabın kapağını açtığımda çelik kasa karşımdaydı. Işık, metal yüzeyden geri yansıdı.
Süslü’nün verdiği bilgiler doğruydu. Hedefi onlar koymuştu. Biz sadece uyguluyorduk. Düşünmek bize ait değildi.
Kesik omzuma hafifçe dokunduğunda geri çekildim. Yerimi ona bıraktım. Sırt çantasını omzundan indirip bilgisayarını çıkardı. Simsiyah ekranda beliren yeşil harfler, karanlığın içinden parlıyor gibiydi. Vericiyi yerleştirdi, ardından kulaklığına dokundu. Hoca ile bağlantı kurduğunu anladım.
Benim görevimin ikinci kısmı başlıyordu.
Odayı terk ettim.
Yatak odasının kapısına geldiğimde göğsüm daha da daraldı. Ciğerlerim sıkıştı. Derin bir nefes almaya çalıştım; hava yetmiyordu. Ellerim titremeye başlamıştı.
Kendine gel, dedim.
Odaya giriyorsun.
Dosyaları alıp çıkıyorsun.
Sorun yok.
Sorun yok.
Sorun yok…
Bunu kendime tekrar ederken elim kapıya uzandı. Parmaklarım kulpu kavradı. Yavaşça açtım.
Gözlerim karanlığı taradı. Artık bir bedenin gölgesini bile seçebilecek kadar alışmıştım. Yatağın yerini, odanın sınırlarını biliyordum.
Ama yatakta yatanlara bakmadım.
Bakamazdım.
Bakarsam… düşerdim.
Komedinin üzerine çıktım. Ayaklarımı dikkatle yerleştirdim. Denge kaybolursa düşerdim. Düşersem… düşünmemeye zorladım kendimi.
Yatak başlığının üstündeki tabloyu iki elimle tuttum. Nazikçe kaldırdım. Parmaklarım kenarına biraz fazla bastı. İçimde tanıdık bir ürperti yükseldi.
Ya düşerse? Ya biri uyanırsa?
Tabloyu yere bıraktım. Arka cebimdeki vericiyi çıkardım. Soğuk metal avucumdaydı. Kasanın yüzeyine yapıştırdım. Yerleştirirken nefesimi tuttum. Sonra bekledim.
Kımıldamadım. Kaslarım kilitliydi. Gözlerim karanlığı tarıyordu.
Beni nasıl fark etmiyorlar? Gerçekten bu kadar görünmez miyim? Yok muyum ben…?
Kasanın üzerindeki rakamlar yeşile döndüğünde kilit çözüldü. Kapak aralandı. O an içimdeki baskı biraz gevşedi.
Sırt çantamı sırtımdan indirdim. Fermuarı ağır ağır açtım. Parmaklarım titremesin diye kendimi zorladım.
Bakma Zeliş. Sakın o yatağa bakma.
Elimi kasanın içine daldırdım. Ne varsa, körlemesine topladım. Kâğıt mıydı, dosya mıydı, metal mi… ayırt etmedim. Bilmek yasaktı. Kurallar bunu emrediyordu. İn’in duvarları hep aynı şeyi fısıldardı: Bilmek seni tehlikeye sokar.
İşim bittiğinde vericiyi yerinden söktüm, cebime koydum. Kasayı kapattım. Tabloyu tekrar yerine astım. Her şey baştaki gibi görünmeliydi.
Komedinden inerken dizlerim boşaldı. Kalbim göğsümde ağır bir kaya gibiydi. Oradaydı. Baskısıyla beni aşağı çekiyordu.
Eğer biri şu an arkamdan bir şey yapsa… Fark edemezdim bile.
Düşünme.
Sadece adım at.
Bir adım daha.
Zeliş… şimdi değil.
Yatak odasından çıktığımda tuttuğum nefesi bıraktım. Göğsüm yanıyordu. Bedenim hâlâ içeride kalmış gibiydi.
Kesik’i bıraktığım odaya doğru ilerliyordum ki kapı bir anda açıldı.
Ne olduğunu anlayamadan kolumdan yakaladı. Kavrayışı sertti. Beni çekti. Dengeyi kaybettim. Ayaklarım yere yetişmeye çalışıyordu ama kontrol bende değildi.
Şaşkındım.
Ben önden giderdim hep. Ben görünmezdim. İz bırakmazdım.
Ama şimdi biri beni sürüklüyordu. Yönü o belirliyordu. Rotayı o değiştiriyordu.
Ne olmuştu? Birine mi yakalanmıştık?
Gittiğimiz yol tanıdık değildi. Ve bu… hiç iyi değildi.
Kesik mutfağa yöneldiğinde adımlarımı bilinçsizce yavaşlattım. İçimde bir yer, kaçmak istemiyor gibiydi. Ama o hız kesmedi. Omuzları öne eğikti. Bakışı kararlıydı. Demek ki acil bir şey vardı. Sormaya kalkmadım. Zaten cevap alacağımı da sanmıyordum. Sadece peşinden sürüklendim.
Mutfaktan arka bahçeye açılan kapıya geldiğimizde bir an durdu. Arka cebine uzandı. Maymuncuğu çıkardı. Elinde tuttuğu o demir parçası, onun duruşuyla birlikte bambaşka bir şeye dönüşüyordu. Kesin. Soğukkanlı. İş bitirici.
Ama ben… Maymuncuğa bile tahammül edemiyordum.
Bakışlarımı kaçırdım. Mideme sert bir yumru oturdu. İçim bulandı. Parmak uçlarım uyuştu. Bedenim, henüz olan biteni anlamadan tepki veriyordu.
Kesik elimi tuttuğunda korkmadım. Bu kez gerçekten korkmadım.
Zaten bekliyordum. O dokunuş artık panik değil, güvenlikti.
Çömeldi. Dizini yere koydu. Elleriyle kilit yapıp ayaklarım için bir basamak oluşturdu. Tereddüt etmedim. Ağırlığımı ona verdim. Çitin üzerinden atladım. Ayaklarım yere değer değmez o da arkamdan geçti. Zaman kaybetmeden tekrar koluma yapıştı ve koşmaya başladı.
Ama bu kaçış… bizim planladığımız kaçış değildi.
Araba yok. Diğerleri nerede? Bizi bırakıp gittiler mi?
Sorular zihnimde üst üste yığılıyordu ama cevap yoktu. Sadece hareket vardı. Sert. Aceleci. Geri dönüşü olmayan bir hareket.
Gece üzerimize kapanmıştı. Sokaklar boştu. Işıklar uzaktı. Şehir, çığlık atmayan bir beden gibi hareketsiz duruyordu.
Koşarken karnımın sol tarafında keskin bir ağrı başladı. Dalağım sızlıyordu. Ciğerlerim daralıyordu. Hava yetmiyordu. Direndim. Kolumu çekmeye çalıştım. Ayaklarım ağırlaştı.
Tam o anda bana döndü.
Yüzüme yaklaştı. Dudaklarını net bir şekilde gördüm. Abartılı, sert ve tek bir kelimeyle:
“KOŞ!“
Sadece o tek kelime. Ama içinde panik vardı. Aciliyet vardı. Korku vardı.
Zihnime çarpıp dağıldı.
Zaten koşuyordum. Ama artık başka bir hızla koştum.
Ana caddeye çıktığımızda beni bıraktı. Etrafına hızla bakındı. Ben ise iki büklüm olmuştum. Dizlerime ellerimi dayamış, göğsümün içindeki yanmayı dindirmeye çalışıyordum. Bedenim titriyordu. Dengeyi zor buluyordum.
Bir anda tekrar kolumdaydı. Bu sefer sertti.
Beni savurdu. Taksinin önüne.
Kaldırımda durdum. Ayaklarım kaydı. Kendimi zor toparladım. O ise çoktan şoföre yönelmişti. Kolları hızlı hızlı hareket ediyordu.
Sırt çantasını çıkardı. Kucağıma bastırdı.
Sonra benim sırtımdaki çantayı aldı.
Kafam karışmıştı.
Cebinden bir kâğıt parçası çıkardı. Avucuma sıkıştırdı. Parmakları kararlıydı. Dudakları tekrar hızla hareket etti.
“Çantada tedavi için gereken para var. Hatta fazlası. Bu adrese git. Zorba’yı bul. Geriye bakma.“
Bir şey söylemek istedim. Ama dudaklarım kıpırdamadı.
Zaman durmuş gibiydi. Sanki onun sözleri… benim bütün geçmişimi silmişti. Ve yerine bilinmeyen bir gelecek bırakmıştı.
Taksi kapısı açıldı.
Nasıl bindiğimi hatırlamıyorum. Sadece bindim.
Kesik şoföre bir şeyler söyledi. Sonra camdan bana baktı. Bakışı uzundu. Kesindi. Ardından geri çekildi. Karanlığın içine karıştı. Gözden kayboldu.
Ben ise… yeni hayatıma, daha adını bile ezberleyemediğim bir sokakta, bilmediğim bir adamı aramak için gönderiliyordum.
Başına neler geleceğini bilmeden.
Ama belki de ilk kez… kendim için.
Bazı insanlar bağırarak kaybolur. Bazıları sessizliğin içinde erir.
Zeliş, hiç duyulmamanın ne demek olduğunu biliyor. Peki ya sen?
Görünmez olmak seni korudu mu… yoksa yavaş yavaş yok mu etti?
– R.A.A
0