Bugün
Yazar: Adile Arslan21 Nisan Perşembe
Güneş ışınları penceremi aşındırmıştı; öbek öbek düşen aydınlık, odamın içinde sabit durmayan lekeler gibi geziniyordu. Odaya çıkalı on beş dakika olmuştu. Bu sürede yaptığım tek şey, gökyüzünde daireler çizen kuşlara bakmaktı. Gözüm onlardaydı, bedenim ise hâlâ olduğum yerde kilitliydi.
Aslında onlar da özgür değildi.
Evet, değildi.
Herkes kuşların özgürlüğünü över ama onlar da gökyüzüne mahkûm. Belki bizleri, yere basabilenleri kıskanıyorlardır. Olmaz mı? Nefes alan her canlı, kendinde olmayanı istemez mi?
Dur. Ne saçmalıyorum… Masumları, biz kötü kalpli insanlarla kıyaslıyorum. Kıskanç ve doyumsuz olan biziz. Biz insanlarız.
Bu eve girdiğim gün bunu net anladım. Duvardaki fotoğraflara bakmamak için bahaneler ürettim. Kerem’in kardeşleriyle olan ilişkisini… güzelliğini… Elçin’in dünyasını… Hepsini kıskandım. Üstelik bu, iyi niyetli bir kıskançlık değildi. İçten içe, onların yerine geçmek istedim. Onlar gibi param olsun, onlar gibi bir ailem, onlar gibi bir evim. Kendime itiraf etmesem de bu eve adım attığım an, gerçekten yaşamak istediğime karar verdim.
Bir gün… Belki bir gün ben de onlar gibi olabilirdim. Bir ailem, bir evim olabilirdi.
Eğer Orhan beni sağ bırakırsa… belki.
“Umut bir kuşun kanadındadır,” derler. Ama benim umutlarım bir kuşun kanadına sığacak kadar küçük değildi. Zaten onlar olmasa yaşayamazdım. İnsan bir inancından, bir de umudundan vazgeçemez.
Asla gerçekleşmeyen umutlarıma inandım. Bu sayede ayakta kaldım. Ve hâlâ inanıyorum: Bir gün, umut ettiklerime kavuşacağım.
Bugün 21 Nisan Perşembe. Tekrar umutlarıma tutunduğum gün.
Göğsüm sıkışıp gevşerken, pencerenin camında benden başka bir silüet belirdi. Bir anlık irkilmeyle arkamı döndüm. Elçin, yatağımın üzerine çeşit çeşit poşetler bırakıyordu. Ne zamandır buradaydı? Gökyüzüne öyle dalmıştım ki geldiğini fark etmemiştim.
Kahverengilerimi kısıp ne yaptığını anlamaya çalıştım. Elinde renk renk poşetler vardı. Gelişi güzel yatağa bırakırken bakışları bir anda beni buldu. Az önce içini acıtan bir şeyler yaşamış gibi duran ela gözleri şimdi berraktı. Sanki biraz önceki ağırlık hiç yokmuş gibiydi.
Muhtemelen aynı boylardaydık; bir altmış bir altmış beş. Ama onun bedeni benden çok daha kendinden emindi. Kalçaları belirgin, duruşu rahat, göğüsleri dikti. Buna rağmen gösterişli giyinmemişti. Altında yırtık, İspanyol paça bir jean; üzerinde ekru, kısa bir triko vardı. Kazağın altında göbeği görünüyordu. Ayaklarındaki beyaz postal gözümden kaçmadı. Hava bu kadar sıcakken… neden postal?
Koyu kahve saçlarını dümdüz yapmış, kulaklarının arkasına almıştı. Bu hâliyle yüzü tamamen ortaya çıkmıştı. Bir an duraksadım.
Bu ailenin genlerine Alain Delon el mi atmıştı? Allah bizden aldığı ne varsa bu sülaleye mi vermişti?
“Aşık mı oldun bana? Yiyecekmiş gibi bakıyorsun!” dediğinde kendime geldim. Gerçekten de onu baştan aşağı süzmüştüm. Utancım yüzüme vururken bakışlarımı kaçırdım. Hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışarak arkasından dolandım, komodinin üzerindeki deftere yöneldim. Tam yanından geçecekken kolumu kavradı. Yüreğim yerinden sıçradı.
Belli etmemek için omuzlarımı gevşetmeye çalıştım ama bedenim beni ele veriyordu. Elçin, gözlerimin içine bakarak ellerini havaya kaldırdı.
“İşaret dili biliyorum,” dedi. “Defterle işin yok.“
Bir an öylece yüzüne bakakaldım. Dudaklarını okurken kaşlarım istemsizce çatıldı. Dudak kenarını yukarı kıvırdı.
“Ne yani,” dedi, “yakıştıramadın mı?“
Başımı hızla iki yana salladım.
Ellerimi göğüs hizama kaldırdım: “Nerede öğrendin?“
“Kursta.” Omuzlarını umursamazca silkti, ardından dostane bir hareketle omzuma vurdu. Temas beni irkiltti ama niyetinin kötü olmadığını hissediyordum. Gülümsemesi yumuşaktı.
“Şaka yapıyorum,” dedi. “Bir arkadaşım için öğrendim.“
Daha fazla kurcalamadım. Sadece gülümsedim.
Arkasını dönüp yatağın üzerindeki poşetlerden birini ters çevirdi. İçindekiler yatağa döküldü. Kıyafetler… Ardından diğer poşetler. Yatak, birkaç saniye içinde karmakarışık ama canlı bir hâl aldı. İç çamaşırları, gecelikler, elbiseler, eşofmanlar… Makyaj malzemeleri, bakım ürünleri…
Mini bir butik.
Güzellerdi. Fazlasıyla. Ama ben… Ben siyah taytın üstüne salaş tişört giyen biriydim.
Elçin ise hiç durmadan anlatıyordu. Dudakları hızlıydı, mimikleri canlıydı.
“Abim dün arayınca hemen hallettim. Akşam gelecektik ama gece çalışmaya başladım, o yüzden bugüne kaldı.” Ellerini birbirine vurdu. “Şimdi! Hemen hazırlanıyorsun. Dışarı kahvaltıya gidiyoruz. Sonra da sana bir sürprizimiz var!“
Sürpriz… Tanımadığım insanların bana ne sürprizi olabilirdi ki?
Soru soran bakışlarımla dudaklarını takip ettim. “Sürpriz?” dedim.
“İşte sürpriz!” Heyecanı taşacak gibiydi. “Çabuk! Birazdan barzo gelir, kapıya dayanır.“
O kadar hareketliydi ki, dudak okumam iyi olmasa onu yakalamakta zorlanırdım.
Kıyafetlerin arasından bir şeyler seçerken omzuna dokundum. Ani bir refleksle döndü. Ben de bir adım geri çekildim.
Ellerimi kaldırarak sordum: “Barzo kim?“
Gözlerini devirdi. “Aşağıda benim güzelliğimi lekeleyen biri var. Kopyacı!”
Gülümsedim.
Elime bir jean tutuşturdu. Ardından sütlü kahve bir triko kazak. Sessizce aldım. İç çamaşırlarını da koluma sıkıştırdı. “Hadi git giyin,” dedi. “Ben burada biraz daha karıştıracağım!“
Telaşlı hâli beni istemsizce güldürmüştü. Normalde de böyle miydi, yoksa Soner yüzünden mi bu kadar hareketliydi, bilmiyordum.
Banyoya girer girmez kıyafetleri peteğin üzerine bıraktım. İhtiyaçlarımı giderip dişlerimi fırçaladım. Dantel detaylı sütyen ve takımımı giydim. Straplez triko kazağı üzerimden geçirdim. Omuzlarım açıktaydı, kolları bileklerimin biraz üzerinde bitiyordu.
Pantolonu giymek zorladı. Baldır kısmı dar olduğu için canım yandı ama alışkındım.
Aynaya baktım. Göz altlarım çökmüştü. Bu renk yüzümü daha da soluk gösteriyordu ama değiştirecek hâlim yoktu.
Saçlarımı tarayıp kulaklarımın arkasına sıkıştırdım.
Banyodan çıktığımda yatakta tek bir parça bile kalmamıştı.
Bu kız gerçekten pire gibiydi.
Yatağa şaşkınlıkla baktığımı fark edince burnunu havaya kaldırdı. “Ben yerleştirdim ama sen bakarsın, kendine göre değiştirirsin.“
“Teşekkür ederim,” dedim içten bir rahatlamayla. Beni uğraştırmamıştı; bunun için ona gerçekten minnettardım. Zaten çoğunu giyemeyecektim.
Gülümseyerek yanıma geldi, koluma yapıştığı gibi beni makyaj masasının önüne oturttu. Masanın üzerindekileri gördüğümde boğazım kurudu. Ne olacağını tahmin ediyordum. O daha ağzını açmadan ellerimi havaya kaldırdım.
“Ben makyaj yapmam!“
“Neden? Kimyasaldan zehirlenir misin?” Yüzü o kadar ciddiydi ki bir an duraksadım.
“Yok!“
Ne diyeceğimi bilemedim. Bir anda kahkahayı patlattı. Demek benimle dalga geçiyordu. Bana da sıra gelmişti.
Gülmesini bastırıp bu kez ciddi bir ifadeyle konuştu: “Kendini hiçbir şey için şartlama. ‘Yapmam’ dediğini yapar, ‘yaparım’ dediğini yapmazsın. Büyük konuşma yani.” Sonra parmağını bana doğrulttu. “Çünkü şimdi sana makyaj yapacağım. Bana engel olamazsın!“
Zaten olamazdım. Hayır demeyi becerebilsem, üzerime o kazak çekilmezdi.
Başımı biraz geri yatırmamı istedi. İtaat ettim. Gözlerimi sımsıkı kapattım; kendimi onun ellerine bıraktım. Aslında merak da etmiyor değildim. Yüzümde gezinen dokunuşlar, içimde tuhaf bir heyecan uyandırıyordu. Boynum ağrımıştı ama merakım daha baskındı.
İşaret parmağıyla omzuma iki kez vurduğunda başımı kaldırdım. Gözlerimi açacaktım ama korkuyordum. Bana şimdiye kadar hiçbir şey yakışmamıştı ki… Bu hissi yeniden yaşamak istemiyordum.
Bu kez daha sert bastırınca irkilip gözlerimi açtım. Karşımda sadece Elçin vardı. “Hadi,” dedi aceleyle. “Kapıya vurup duruyor!“
İstemediğimi söylemiştim…
Bakışlarımı aynaya çevirdim. Yapmasam kendime bakamazdım. Makyaj… sadeydi. Kirpiklerim dolgunlaşmış, neredeyse kaşlarıma değiyordu. Kaşlarımın boşlukları kapanmıştı. Göz pınarlarımda hafif bir ışıltı vardı. Elmacık kemiklerim, burnumun ucu ve üst dudağım… Dudaklarımda kazağımla aynı ton. Göz altlarımdaki morluklar silinmişti.
Süslü değil… Daha sade ve… daha hoş.
Yakışmış mıydı?
Heyecanla ona baktım. “Yakıştı mı?“
“Şaka mı yapıyorsun!” dedi. “Afet gibi oldun, maşallah!“
Sevinci yüzünden taşıyordu ama kısa sürdü. Elimi hızla kavradı, yatağın ucuna bıraktığı kazak rengindeki hafif topuklu botları önüme attı.
Bunları giyemem desem… Tonla laf ederdi. Hem bu havada bot niye?
Sorgulamadım. Çorabı giydim, botları geçirdim. Sonra omuzlarımdan tutup beni kendine çevirdi. Saçlarımı geriye attı. “Çok güzel oldun!“
Gözleri parlıyordu. O parıltı bana da geçti. Omzuma ekru bir çanta taktı. Ardından masaya döndü; elinde ruj, rimel ve parfümle geri geldi. Rujla rimeli çantama koydu, parfümü üzerime sıktı.
Bunu bile düşünmüştü. Abisi gibi… düşünceliydi.
Gözlerimle ona gülümsedim. Koluma girdi, beni odadan çıkardı. Hafif topuklu botlar tuhaf geliyordu. Uçları sivriydi. İlk kez böyle giyiniyordum. Pantolon yüksek beldi; göbek deliğim görünmüyordu ama belim ortadaydı. Sırtımdaki izler… Görünüyor muydu?
Koridordaki siyah çerçeveli aynaya yöneldim. Uzun uzun baktım. Karşımda Zeliş yoktu. Sanki başka biri duruyordu. Kendimi cılız sanırdım; dar kıyafetlerin içinde göğüslerim ve kalçam belirginleşmişti.
Arkamı döndüm. Kazağın ucundan kayış izlerinin uçları görünüyordu. Biraz indirince kapandı ama eğilsem belli olurdu. Omuzlarıma baktım; temizdi. İzler tam ortadaydı.
Elçin’e baktım. Merakla izliyordu.
Ellerimi kaldırıp işaret ettim: “Yukarıda üzerime giyebileceğim bir şey var mı?“
“Bu havada mı?“
Bakışlarımı postallarına indirdim. Kendisi bu havada postal giyiyordu; bana bot giydirmişti ama hırka mı fazla gelmişti? Bakışlarım ayakkabılarına kayınca göz devirdi.
“O başka, bu başka!“
Sıkıntıyla aldığım nefesi geri verdim. Onunla tartışamazdım. Anlatamazdım.
Dikkat edecektim artık.
Salon tarafından gelen ilk kişi Soner’di. Üzerinde gri bir takım vardı. Ciddi duruyordu ama yüzündeki mimikler, ciddiyetini alaya çekiyordu. Ardından Kerem belirdi; siyah kazak, siyah kot. Takım giymemişti. Yoğun işleri vardı hani? Gerçi mesleği neydi… onu bile bilmiyordum.
Yüzüne baktığımda yeşillerinin koyulaştığını fark ettim. Bakışları üzerimde geziniyordu.
Bu adam neden sürekli beni süzüyordu? Zaten bacaklarımı sahiplenmişti; hâlâ ona kızgındım. Bir de… biz nasıl beraber uyumuştuk? O kargaşada bu da araya kaynamıştı ama soracaktım. Soracaktım.
Bakışları yavaş yavaş yüzüme tırmandı. Kahverengilerime geldiğinde yutkundum.
O bana… nasıl bakıyordu?
“Gidiyoruz,” dedi. Dudaklarına çarpık bir gülümseme kondurmuştu.
Pantolonun dikişleri sızlatıyordu. Küçük adımlarla arkalarından ilerledim. Yürümek zordu; bir de topuklu bot… Bacağım inceden isyan ediyordu.
Bahçeye çıktığımda iki araba karşıladı bizi. Biri Kerem’in arabasıydı. Diğeri son model, kırmızı bir spor araba. Maaile zenginmiş bunlar.
Elçin ve Soner kırmızı arabaya yöneldi. Kerem, kendi arabasının kapısını açtı. Kerem’le baş başa yolculuk.
Koyun koyuna uyudun ya… bunun yanında ne ki? Yine başladı.
Derin bir nefes aldım. Topallamadan arabaya kadar yürüdüm. Baldırım sızlıyordu ama bir süre sonra alışırım diye düşündüm. Kendimi koltuğa bıraktım. Kerem hemen direksiyonun başına geçti.
Ön bahçeden çıkarken dışarıya baktım. Arka bahçe kadar geniş değildi. Kenarlar ağaçlar ve çiçeklerle çevriliydi, ortası boştu. Kare taşların arasından çıkan çimler… tablo gibiydi.
Çantamda defter olsaydı, ona “Dün gece neden beraberdik?” yazardım. Bakışlarımı Kerem’e çevirdim. Yola odaklanmıştı. Kaşları çatık, dikkatli…
Yüzü… Kemikli çehresi öyle düzgün çizilmişti ki, sanki biri kalemle özel olarak tasarlamıştı.
Birden yeşilleri bana döndü. Gözlerim kocaman açıldı. Bakışlarımız buluştu. Dudaklarında o çarpık gülümseme belirdi.
Yutkundum. Utangaç bir gülümsemeyle karşılık verdim ve hızla önüme döndüm.
Sabahki olay… Hâlâ utanıyordum. Bir de kalkıp soracağım diyorum. Bu utançla… neyin hesabını soruyorum?
Sol baldırıma bastırdım. Sanki dokununca acısı dinecekmiş gibi. Gözlerimi devirdim. Sonra İstanbul’un kalabalık caddelerini izlemeye başladım.
Denize nazır bir mekânın önünde araba durdu. Kerem çevik bir hareketle indi. Anahtarı valeye uzatırken onu izliyordum. Çünkü bu adamın her hareketi ayrı bir ağırlık taşıyordu. Bakmadan durmak zordu. Bakışları bana döner dönmez kendime çeki düzen verdim ve indim.
Elçin hemen koluma girdi. Bir an afalladım ama belli etmedim. Zaten yanlarında kalbim sürekli göğsümden çıkacak gibi hissediyordum.
Koca camlarla çevrili, kalabalık mekâna girerken utana sıkıla yürüdüm. Baldırım sızlıyordu, kıyafetler de üstüne eklenince kendimi tuhaf hissediyordum. Elimi sırtıma götürüp kazağı aşağı doğru çektim. Kerem kapıda bekliyordu. Soner arkamızdan geliyordu. Üç basamaklı girişe adım atacağım sırada belimde bir el hissettim.
İrkilip durdum.
Yanıma döndüğümde Kerem tüm heybetiyle yanımdaydı. Eli hâlâ belimdeydi. Yeşilleri etrafı kolaçan ediyordu. Ben mi? Nutkum tutulmuştu. Dokunduğu yer karıncalanmıştı; dalga dalga yayılan bir his bedenimi sardı. Mekânın içindeki yemek görüntüleriyle birlikte başım hafifçe döndü. Gözlerini bana çevirdiği an başımı hızla çevirdim. Kalbim pır pırdı.
İçeri baktım. Ahşap ve siyah tonlar hâkimdi. Masalar doluydu. Aileler, sevgililer, arkadaşlar… Herkesin önünde dolu kahvaltı sofraları vardı. Sağdaki ilk aradan geçtik. Birkaç masa ileride, cam kenarındaki retro siyah koltuğa yerleştik.
Elçin yanıma, Kerem karşıma, Soner Elçin’in yanına oturdu. Kerem’le aramda masa olması içimi rahatlattı. Teması yorucuydu. Bakışlarını üzerimde hissettiğimde yine yutkundum. Karşılıklı oturmak da ayrı bir sınavmış.
Siparişler verildi. Kardeşler arasında tatlı bir sohbet başladı. Dudaklarına odaklanıyordum. Elçin’in müzisyen olduğunu, yeni bir mekânda sahne alacağını; Soner’in avukat olduğunu ve aile şirketlerinde çalıştığını anladım. Kerem’in şirketin başında olduğunu da…
Muhabbet ilerledikçe babadan zengin olduklarını fark ettim. Ama hiçbirinde tepeden bakma yoktu. Üçü de içtendi. Sıcaktı. Ve ben, kalplerinin temiz olduğuna inanmıştım.
Elçin ve Soner atışırken araya girdim. Mecburdum. Çünkü bu sürprizin ne olduğunu artık gerçekten merak ediyordum.
Elçin’in omzuna dokundum. Bana döndüğünde ellerimi iyice havaya kaldırdım:
“Şu sürprizi artık söyleseniz!“
Bakışları anında Kerem’e kaydı. “Sürprizi soruyor.“
Ben gözlerimi Kerem’in dudaklarına kilitlemiştim. Gözlerine bakarsam utanır, yine kaçırırdım. Dudaklarına odaklandım. Derin bir nefes aldı. Göğsü hafifçe yükseldi. Sonra dudaklarını araladı:
“Kahvaltıdan sonra hastaneye gideceğiz.“
Kaşlarım istemsizce çatıldı. Devamını bekledim. Ama gelmedi.
Hastane mi? Dikişlerim için mi? Yoksa…
Aklıma gelen ihtimal göğsümü daralttı. Kalbim sıkıştı. Hayır. Olamaz. Olmamalı.
Gözlerim büyüdü. Kerem’in yüzünde yumuşak, sakin bir gülümseme vardı. Elçin’e döndüm. Ellerim hızlıydı, telaşlıydı:
“Hastanede ne işimiz var?!“
Kerem’in dudakları yeniden hareket etti. “Ameliyatın için.“
Gülümsemesi biraz daha genişledi.
Şok olmuştum. Ellerim havada asılı kaldı. Zihnim durdu. Ne düşüneceğimi bilmiyordum. Bakışlarım masaların arasındaki boşluğa kaydı.
Ve…
Donup kaldım.
Oradaydı.
O.
Gözlerim dehşetle açıldı. Kalbim göğsüme sığmadı. Bir an için nefes almayı unuttum. Burada ne işi vardı? Beni nasıl bulmuştu?
İçimde bir şey koptu.
Yanımıza doğru yürürken dudakları hareket etti. Kelimeleri netti. Çok netti.
“Zeliş…” Kısa bir duraksama. “Seni burada görmeyi beklemiyordum.“
En tehlikeli an, her şey yolundayken gelir.
Senin yolun nerede kesildi?
– R.A.A
0