Kullanıcı Girişi
    Header Background Image

    “İN, ON BİR!”

    Derin bir nefes.

    Kaslarımın sızısı, vücudumun titremesi, kasılmalar… Hepsi artık tanıdıktı. Soğuk hava tenimi keserken içim alev alev yanıyordu. Kocaman adımlarım beş saniyede hedefi buldu. Mahir abi on iki demeden ben çoktan yola çıkmıştım bile.

    “İN, ON İKİ!”

    Arkamdan bağırması gülümsetti beni. Kahkahalarla gülerken bacaklarım yırtılana kadar koşmaya devam ediyordum. Engelli parkurda kralı gelse geçemezdi beni. Kısa boylu ve zayıftım; iğne deliğinden bile rahatça geçebilirdim.

    Yüksek hedefin üzerinden atlayabilmek için bedenimi ayaklarımla yukarı savurdum. Geçtim. Henüz yere düşmeden Mahir abinin sesi yine yankılandı:

    “İN, ON ÜÇ!”

    Aldığım nefesler ciğerlerimi rahatlatmıyor, yakıyordu. Dalak falan hak getire; bizde yok öyle şeyler. Ne kadar çabalarsam çabalayayım, yine olduğum yerde sayıyordum. Allah biliyor ya… Yakında dinlerine imanlarına sövüp çekip gidecektim. Gerçi… yerse!

    “Sikeyim böyle işi!”

    Avluda yankılanan sesle kafamı arkaya çevirdim. Koşmaya devam eden Kolpa’nın esmer yüzündeki pis sırıtışı gördüm. Ben engelli koşuda ne kadar iyiysem, o da düz koşuda o kadar iyiydi. İnce, uzun fiziği ona avantaj sağlıyordu.

    Son atladığım engelde ayağı takılıp düşen biri isyan ediyordu. Umursamadım. Bakışlarımı tekrar parkura çevirdim ve on dördüncü engelin altından hızla geçtim.

    Tam o anda sesler yükseldi.

    Ve düdük çaldı.

    Düdük sesi durmamız gerektiğini söylüyordu.

    Adımlarım duraksadığı an avuçlarımı dizlerime yasladım. Nefesimi toparlarken arkamda kalan hengameyi izlemeye koyuldum.

    Mahir abi yerde yatan Geveze’ye anlayışla yaklaşırken, tam tersine öfkeyle üzerine yürüyen bir başka silüet daha vardı. Uzun kolları yanında savrularak gelen Tarık abiydi. Olacakları tahmin etmek hiç de zor değildi.

    Geveze yüzüstü yatıyordu, geleni göremiyordu ama görseydi ağzından çıkanlara dikkat ederdi; emindim. Gerçi lakabı gibi her daim gevezeydi ama bu sefer durum bambaşkaydı.

    “Sokacağım eğitiminize de, işinize de! Bacağım kırıldı lan!”

    Tarık’ın dev elleri Geveze’nin siyah saçlarına gömüldüğü anda ben de doğruldum. Çatılmış kaşlarımın altından sessizce izlemeye devam ettim.

    Sol eli saçlarında gezinirken sağ eli çenesine uzandı. Dudaklarını kulak hizasına getirip bir şeyler fısıldadı ama çok uzaktaydım, duyamadım.

    Geveze’nin gözlerinde bir anda beliren korkuyu fark etmemek aptallık olurdu.
    Ve sonra…

    Kafasını tüm gücüyle beton zemine çarptı. Bembeyaz suratı anında kırmızıya bulandı. Kimse tepki vermedi, biz de dahil. Hatta bu sayede biraz dinlenebildiğimiz için memnun bile olabilirdik.

    Tarık, Geveze’yi yerden kaldırıp avlunun ortasına savurdu. Boş gözlerle izliyordum. Nefesim düzene girmiş, bedenim biraz olsun rahatlamıştı.

    Sonra…

    Geveze’nin suratına tokat gibi inen yumruk geldi. Tarık üstüne çöküp yakasına yapıştı. Yumruklar art arda yüzüne indi.

    “Senin sesini sikerim lan!” diye bağırdı kinle.

    Buradaki herkes onların cepleri için çalışsa da, gözlerinde en büyük düşman bizdik. 

    Geveze aldığı darbelerle sersemlemişti ama Tarık durmadı. Son darbeyi kafasını suratına gömerek attı. Geveze’nin başı geriye düştüğünde Tarık, yakasını öfkeyle bıraktı.

    Ama bir çöp gibi…

    Hayır, bu benzetme doğru değildi. Çünkü onlar, çöplerine bile bizden daha çok değer veriyorlardı.

    Geveze hareketsiz bir şekilde yerde yatarken, avluda güçlü bir alkış sesi yankılandı.

    Bakışlarım sese döndüğünde gözlerim merakla açıldı. Ana salona açılan kapının eşiğinde Kesik’in ekibi ve daha önce hiç görmediğim iki yabancı sima belirmişti. Alkışlayan, iri yarı bir adamdı. Simsiyahtı. Kıyafeti, saçları, bakışları… Tüm varlığı karanlığa bulaşmış gibiydi.

    Bu… günlerdir hakkında efsaneler anlatılan adam olabilir miydi? diye geçirdim içimden. Görev için seçim yapılacağı söylenmişti. Yoksa… onun için mi buradaydılar?

    Bu, benim için büyük bir şanstı. Parkurun en iyisi bendim ve bugün görev seçilecekse, ilk sırada yer alacaktım.

    Kesik… belki bu sefer beni seçerdi.

    Üç yıldır bu inin içindeydim. Yetimhanede çocuk bakımıyla oyalanmıştım sadece. Ama çocuk sevmenin karşılığı bu mu olmalıydı? Bu kadar yıl beklemek? Madem göreve alınmayacaktım, neden hâlâ bu eğitimi alıyordum?

    Alkış devam ederken o karanlık adam konuştu:

    “Seyirlik şov… hayran kaldım.”

    Tok sesi alayla karışık yankılandı. Elleri iki yanına düştü, sırtını kapıya yasladı. Bir bacağını kıvırıp tabanını kapıya bastı. Elini cebine attığında, çömezlerin omuzlarına soğuk bir gölge çöktü.

    Zorba…

    O olduğunu anlamıştım.

    Gözleri karaydı. Soğuk. Ölüm gibi. Üzeri gibi içi de simsiyah. Geniş omuzları, kaşındaki derin çizik alnından yanağına uzanıyor, kirpiklerine neredeyse değiyordu. Kalın alt dudağı bu sertliğe garip bir karizma katıyordu. Yüzü, kirli sakalın içinde kemikli ve acımasızdı.

    Yanında dikilen adam ondan bile daha tehlikeli görünüyordu.

    Soğuk kahverengi gözleri ifadesizdi. Sanki buraya zorla getirilmiş gibiydi. Kısa saçları kulak hizasında iki uzun çizgiyle ayrılıyordu. Gri tişörtün altındaki kas yığını, sessizliğini daha da tehditkâr kılıyordu.

    İkisinin yanında ise… Kesik vardı.

    Her zamanki gibi hırçın.

    Uzun siyah saçlarını, yüzünü boydan boya kesen yaranın üzerine atmıştı. Görünmeyen kısmı gizli bir savaştı sanki. Büyük kahverengi gözleri, dolgun dudakları ve erkeksi duruşuyla yine aynıydı: güçlü, sert ve etkileyici.

    Yanlarında Süslü, Beton ve Yamyam da vardı. Ardından Başkan ve Hoca salona girdi.

    Ama Kulaksız yoktu.

    Kaybolmuştu. Ve söylentilere göre bu işin arkasında yine Kesik vardı.

    O an kolumda bir dokunuş hissettim. Başımı çevirdiğimde, alnına yapışan terli sarı saçlarının altından mavi gözleriyle bana bakan Sarı Çaylak’la göz göze geldim.

    “Bu o mu?” diye fısıldadı.

    Omuz silktim.

    Ben de bilmiyordum. Ama hissediyordum. Bu bir son değil, başlangıçtı.

    Tam o anda…

    Tarık ellerini birbirine vurdu. Ve o iğrenç ses tonuyla bağırdı:

    “TOPLAN, TOPLAN!”

    Sıraya girerken Sarı yanıma geçti. Kolpa hemen mızmızlanmaya başladı tabii. Hesapta ikinciydi ama Sarı da koşuda iyiydi; muhtemelen onun arkasından geliyordu. Bir sıra geriye düşse, ölmezdi herhalde.

    Sarı da çaylaktı. İsmini bilmediğimden Sarı diyordum. Lakabı olmayan nadirlerdendi. Burada kimse kimsenin adını bilmezdi zaten. Herkes bir lakapla yaşar, bir lakapla gömülürdü.

    İn, şehrin dışında konuşlandırılmış, kimsesiz çocukları kendi amaçlarına göre eğiten bir örgütün merkeziydi. Burada dost yoktu. Herkes, herkesin düşmanıydı. Yarış halindeydik. Bunu biz seçmemiştik; bize bunu öğretmişlerdi.

    Partnerine bile güvenemezdin. Hatalıysan hesabını sen verirdin, partnerin değil. Bu yüzden herkes bir diğerinin kuyusunu kazardı. Bazıları bu kirli düzene karşı çıkıp görevleri reddederdi. Onlara ne mi oldu? Kimse bilmiyor. Belki de bilmek istemiyoruz.

    İne yeni gelen bir kız, Kolpa’nın yanına sıraya kaynadı. Yanındaki çocuk huzursuzlandı ama büyük tepki vermedi. Bana yapsaydı, parçalamıştım.

    Kız bize doğru eğildi. Yüzümü görmeye çalışırken dudaklarından şu kibirli kelimeler döküldü:

    “Hiç şansınız yok. Bugün çaylak oluyorum.”

    Sanırsın yıllardır buradaydı. Ben üç yıldır çürüyordum, hâlâ çömezdim. O, iki dakikada çaylak oldu.

    “O o kadar kolay değil!” dedim. Delinin önde gideni.

    “Canım, kendini benimle kıyaslama en iyisi,” dediğinde üzerine atlamamak için kendimi zor tuttum.

    “La havle!”

    Bakışlarımı seçim yapacak olan ekibe çevirdim. Kesik’in ekibi… İn’in en güçlüleriydi.

    “İnşallah seçilmem,” dedi Sarı bir anda.

    “Tövbe de lan!”

    “Kızım tiplerini görmüyor musun? Ben o Zorba’yla çalışmam!”

    Tiplerinden bana neydi? Gayet yakışıklı adamlardı… biraz tuhaf sadece.

    Zorba’ya baktım. Gözleri karanlıktı, tehditkâr. Hem dalga geçer gibiydi hem de bir an bile tereddüt etmeden hepimizi doğrayabilirmiş gibi. Ne yapacağı kestirilemiyordu.

    Mahir abi öne çıktı. Tarık abi ise sessizce kenara çekilmişti. Etrafımızda dolanmayışı bile rahatlatmıştı. Geveze’ye ring yaptırmaması şanstı; çocuk son nefesini orada verebilirdi.

    “Evet,” dedi Mahir abi. “Önce misafirlerimiz seçsin.”

    Zorba kara gözlerini devirdi.

    “Şart mı?”

    “Şart!” dedi Mahir abi, diş sıkarcasına.

    “Önce diğerleri,” dedi Zorba. Sesi tok ve baskındı.

    Süslü öne çıktı.

    “Geveze.”

    Şok olmuştum. Kalkabilmiş miydi? Zorlukla yürüyerek sahneye geldi. Minnettardı. Belki de Süslü, çocuğun başına daha fazla bir şey gelmesin diye seçmişti. Burada bunu kimse yapmazdı.

    Beton zaten Yamyam’la çalışacaktı. Hoca, her zamanki gibi Çitlenbik’i seçti. Cılız ama zeki.

    Sonra Başkan yürüdü. Kumraldı; gri gözlü, şehvetli ses tonlu iğrenç bir adam.

    Az önce tartıştığım kıza parmağını uzattı.

    “Gel.”

    Allah’ım, bu nasıl adalet?

    Yemin ediyorum seçilmezsem yakarım burayı.

    Geriye üç eğitmen kalmıştı: Kesik, Zorba ve o sessiz adam.

    Mahir abi bağırdı:

    “Son üç kişi!”

    Kesik öne çıktı. Gözlerini üzerimizde gezdirdi. Bakışı bana değdiğinde kalbim küt küt etti. İçimden beni seç, beni seç diye bağırıyordum.

    “Kolpa.”

    Göğsümdeki umut şiştiği gibi indi.

    Sıçayım böyle işe.

    Geriye iki kişi kalmıştı. Karar verme sırası gelmeden harekete geçmeliydim.

    Yutkundum.

    Tüm cesaretimi toplayıp bir adım öne çıktım.

    Başka şansım yoktu. Ya bunu yapacaktım… ya da burada çürüyecektim.

    Hızla atan kalbime korkma dercesine derin bir nefes aldım.

    “Zorba’yla çalışmak istiyorum!” diye bağırdım. Telaşım sesime yansımıştı.

    Gerçi o mu… o bile net değildi.

    Sessizlik.

    Zorba bakışlarını üzerime dikti. İçim buz kesti.

    Soğukta bile terliyordum. Hata mı yaptım?

    Sarı fısıldadı:

    “Kızım sen kafayı mı yedin?!”

    Zorba’yla göz göze gelmişken aramıza biri girdi: Tarık.

    Kehribar gözlerime eğildi. “Ne zamandır,” dedi tehditkâr bir sesle, “size seçim hakkı veriyoruz?”

    Çenemi kavradığında kalbim boğazıma çıktı.

    Geveze’ye yaptığını bana da yapacaktı. Çenemi yukarı kaldırdı, bedenini bana yapıştırdı. Sert bakışları gözlerimi deldi. Karşı koyabilirdim ama bu cenazeme neden olurdu.

    Tam ağzından kelime dökülecekken…

    Onun sesi duyuldu.

    “Kız benimle çalışacak.”

    O kızın ben olduğumu bir anlığına anlayamamam… salaklık mıydı?

    Tarık geri çekildi. Derin bir nefes aldım. Gözlerimle Zorba’yı buldum. Alayla gülümsedi, başını eğdi.

    Bu bir onay mıydı? Seçilmiş miydim?

    Mahir abi seslendi: “Gelsene.”

    Tam yanına gidecekken Sarı koluma yapıştı.

    “Ben de kalan son kişiyle çalışmak istiyorum,” dedi. Sonra kulağıma fısıldadı: “Seni yalnız bırakmamak lazım.”

    Tövbe estağfurullah.

    Yanındaki sessiz adam da başını eğdi. O da tamam demekti.

    Şaka gibi… ilk görevim.

    Tarık engelini geçmiştim. Artık hep seçileceğime emindim. Bir göreve çıkayım yeterdi; belki Kesik bile beni seçerdi bir gün.

    Nefes aldım. Mutluydum.

    Ama uzun sürmedi.

    Kulağımda bir ürperti hissettim. Ardından sıcak bir dokunuş; havanın soğukluğuna tezat ılık bir nefes. Sonra o tok ses:

    “Fazla sevinme.”

    Dudaklarının hareketini kulaklarımda hissetmek gerilimi büyüttü. Alaycı bir gülümsemeyle avluyu terk etti.

    Galiba… büyük bir hata yapmıştım.

    0

    Note